sohbet sohbet siteleri chat siteleri

ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER….

Kategori: (öykü) Yazan: RomantiC, 20-12-2010

Etiketler : ,

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla
adaştı da. Rose… Gül… Kocasının sevgili Rose’u… Her yıl
Sevgililer Günü’nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla
süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan.
Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına
bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte..
Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:
“Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum…”
Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden
ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?..
Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi,
yumurta kapıya gelmeden…

Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi..
Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen
fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda
oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek
bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi..
Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi..
Sevgililer Günü’nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık
içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı…
Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ?

“Biliyorum” dedi, çiçekçi.. ” Eşinizi geçen yıl kaybettiniz..
Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri
çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle
yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.
Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum..
Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart…”
Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı.
Parmakları titreyerek zarfı açtı..

” Merhaba gülüm” diye başlıyordu, kart.. ” Bir yıldır ayrıyız.
Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığınıı ve acılarını
hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim
kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor.
Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika
bir eştin dostum, sevgilim benim… Sadece bir yıldır ayrıyız.
Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum.
Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.
Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve
kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da
seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin… Lütfen..
Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil,
biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim….

Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam
edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak,
eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra
emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip
seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
SENİ SEVİYORUM GÜLÜM…”

Aşk ve su

Kategori: (öykü) Yazan: RomantiC, 04-12-2010

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol…

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan…
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına…

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su…

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını….
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş…

Güneşin Battığı yer

Kategori: (öykü) Yazan: RomantiC, 04-12-2010

Deniz , akşamüstü uykusuna dalan masum bir bebek gibi süzülüyordu kayalıklara doğru . Ufukta beliren kızıllık , batmak üzere olan güneşin dilinde hüzzam makamında bir şarkının notalarını üflüyordu kulaklarıma . Elimdeki oltayı iyice salladıktan sonra kendimce en uzağa atmak için savurup bıraktım . Az ötede sapsarı saçlarıyla minik bir kız çocuğu ilişti gözüme. Annesinin elini sıkıca tutmuş bana bakıyorlardı birlikte . ‘ Rastgele ‘ dediklerini duyar gibi oldum ancak yaklaştıklarında ise bizim dilimizde konuşmadıklarını fark ettim .

Sonbaharın veda etmek üzere olduğu günlere gelmiştik ama kış henüz göstermemişti soğuk yüzünü daha . İki üç gün önce güçlü bir yağmurla tozlarından ve kirinden arınmıştı doğa ve kızıla dönen ağaç yaprakları duş almıştı böylelikle . Yeşilin maviye karıştığı sınırda iç açıcı bir görünüm vardı ve büyülüyordu insanı . Seyrek beyaz bulutlarla kaplıydı gökyüzü , yukarıdaki çam ormanının masmavi gökyüzüyle birleştiği yerde yanan bir piknik ateşinin dumanı bozuyordu renk uyumunu yalnızca . Avlanmaya geldiğimi unutuvermiştim her nasılsa. Birden oltanın ucunda suyun dalgalanması ile şansıma ilk balığı çektim kendime doğru , sarışın küçük kızın şansınaydı bu belki de . Bakışlarımla teşekkür etmek için başımı çevirdiğimde ise onların uzaklaşmış olduklarını gördüm . Bir iki tane daha yakalayıp ben de eve dönerim diye düşündüm o an . İkinci kez denize savurdum yine oltamı .

Anne ile kızı görünmüyordu artık. Bu kez orta yaşlı bir adam yaklaşıyordu bana doğru . Bakalım bu adamın şansına ne gelecek oltama diye düşünürken ‘ Merhaba ! ‘ diyerek hemen yanımdaki büyük kayanın üstüne ilişiverdi .

Yerden aldığı bir iki taşı ardı ardına fırlattı denize doğru . Belki de öfkeliydi , içindeki birikimi böylelikle denize boşaltıyordu . Ellerini yana koyup denizi kolaçan etti , bir sağa bir sola bakındı durdu , ben de ona koşullanıp bakındım çevreye . ‘ Birini mi bekliyorsunuz ? ‘ diye soracaktım ki yüzünün içerdiği anlamda takılıp kaldım öylece . Birbirimize baktık boş gözlerle , susarak konuşuyor gibiydik . Aslında konuşmayı seven biri gibiydi görünümü ama yine de giz dolu bakışları beni rahatsız etmişti . Güneşin battığı yere doğru kaydı gözleri ve denizdeki kızıllık yüzüne vurdukça yüzünün biçimi değişti gitgide, İçimi anlayamadığım bir burukluk kapladı . Az önce öfkeyle parlayan bakışları yerini umutsuz bir dalgınlığa bırakmıştı . Kötü bir haber alıp yıkılan , derin düşüncelere dalmış kimsesiz biri gibi bakıyordu ufuk çizgisinin kızıllığına . Tepemizde uçuşan martıların sesini bile duymuyordu sanki . Görünürlerde ikimizden başkası da yoktu .

Az öteden geçen balıkçı teknesinin oluşturduğu dalgalar üstüne oturduğumuz kayalıklara vurdukça , köpük köpük olan deniz ayaklarımızı ıslatıyordu . Elimdeki oltayı unutmuş ve tamamen adama odaklanmış kaygılı gözlerle aklından geçenleri düşünüyordum adamın . Ne o bana bir şey söylüyor ne de ben ona soruyordum , belki benim varlığımı hissetmiyordu bile . Eğilip yüzüne bakmaya çalıştım , oralı olmadı hiç . Tanıdığım ya da daha önceden gördüğüm biri mi diye düşündüm bir an , öyle olsa çıkarırdım .Hayır , hiç görmediğim biriydi bence , yabancıydı .

Yıllar önce bir otobüs yolculuğunda yanımda oturan birisi geldi aklıma , o da hiç tanımadığım birisiydi . Yanıma oturur oturmaz konuşmaya başlamıştı benimle . Hiç durmaksızın soru soruyordu , gece yolculuğuydu ve ben uyumak istiyordum oysa . Ne var ki soruları yanıtlamaktan uykuya sıra gelmiyordu . ‘ Ne iş yapıyorsunuz ? ‘ sorusunu alaylı bir biçimde ‘ serbest ticaret ‘ diye yanıtlayınca dayanamamış ve ‘ Hangi okulu bitirdiniz ? ‘ diye sormuştu . ‘ İlkokul ‘ yanıtım onu çok kızdırmıştı ve ‘ Yalan söylüyorsunuz ‘ diye çıkışmıştı . Birbirimize bakışıp gülüştükten sonra ‘ Ortaokul mezunuyum ‘ diye düzeltmeme karşın başını iki yana sallayıp kolumu silkeleyişini hiç unutmam , sanki kırk yıllık dostmuş gibi kızgın bir biçimde yüzüme bakarak ‘ Bu da yalan , doğruyu söyleyiniz lütfen ‘ sözü daha bir sertti , ‘ Tamam beyefendi siz haklısınız , ben lise mezunuyum ‘ sözünü söylememi bitirmeden , ‘ Neden doğruyu söylemiyorsunuz ? ‘ diyerek yalvaran bir biçimde uzun uzun yüzüme bakmıştı , azıcık da öfkeli , ta ki yüksek okul mezunu bir öğretmen olduğumu söyleyinceye dek . Ellerimi tutup ‘ Şimdi oldu işte !’ deyişini asla unutmadım . Bu konuşmalar sonrası daha bir yakınlaşmış ve sabaha dek sohbet etmiştik onunla , yol boyu hiç uyuyamamıştım .

Neden mi geldi şimdi durup dururken bunlar aklıma ? Bilmem ki ! Sanırım ben de çok konuşan sıcakkanlı biri değilim demek ki . O zamanki yol arkadaşım olsaydı benim yerime çözmüştü şu adamı şimdi çoktan . Ne sıkıntısı var , nereden gelir , nereye gider ? Aslında bu kez ben de merak etmiyor değildim , ne olurdu ki oracıkta , varsa eğer sorunlarını paylaşabilsem ve de rahatlatabilsem adamı . Hiç olmazsa ayrılırken gülümsediğini görebilsem iyi olmaz mıydı ? Havanın kararması ile birlikte , kalan üç beş umudunu da kızıllığa döker gibi bakıyordu sanki aynı noktaya .

Oltamda en ufak bir kımıldanma yoktu , tıpkı az ötemde oturan düşünceli adam gibi . Kalkıp gitmenin zamanı da geldi diye düşünerek tuttuğum tek balığı da denize fırlattım bir anda . Adama yardım edemediğimden miydi bilmiyorum ben de karamsarlığa girmiştim onun gibi . Az önce acıktığımı hissediyordum oysa şimdi canım hiç bir şey istemiyordu . Güneşin battığı yerde umutları tüketiyorduk sanki ikimiz de. Başımı kaldırıp gökyüzünü seyre daldım bir süre , bulutların arasından süzülerek geçen bir uçağın yanıp sönen ışıkları ilişti gözüme . ‘Yıldızlar görünmeye başlayacak neredeyse’ dedim içimden , bu kez adamın da benim gibi başını gökyüzünün büyüsüne çevirdiğini gördüm . Tam olarak seçemiyordum adamın yüzündeki anlamı ama işe yaramıştı bu davranışım . İçimdeki umut ışıklarını ona doğru yakmıştım sanki , yerinden doğrulup kalktı , bana doğru yaklaşıp ‘Hoşçakalınız !’ dedi ve yanımdan uzaklaştı , sesindeki ton umut vericiydi . Epeyce uzaklaşmıştı ki birden döndü yine , bir kez daha uzun uzun baktı güneşin battığı yere doğru , bir şeylerini bıraktı içinden sanki , sonra da hızlı adımlarla gözden kayboldu .

Ardından ben de doğrulup baktım onun baktığı yere doğru , yerden aldığım bir taşı fırlattım denize , dalgalanan suya bakakaldım sonra .

O adamın oraya , güneşin battığı yere , gönlünden ne sakladığını ya da neyi bıraktığını göremediğim gibi , hiç bir zaman da öğrenemeyecektim…

Yürek Yangınları

Kategori: (öykü) Yazan: RomantiC, 04-12-2010

Arkadaşça oyunlarla başlamıştı hayatı..Hep suskun hep kenarda..Oyunları seyredip durmuştu çoğu kez..oyunun içine girmekten ürkmüştü bilmem kaç kez..Hantal ve sessiz bir çocuktu..içten çok heyecanlı, dıştan çekingendi..arkadaşlarını çok iyi analiz eder ama onlara ifade etmezdi hissettiklerini..Hep seyreden olmayı o da istemiyordu elbet ama zaman! diyordu içinden..büyümeyi bekliyordu kendince..

Herkesten fazla büyümüş herkesten fazla anlamıştı aslında hayatı..Ama ürkekliği kapatmıştı gördüklerini..Zaman hızla akıyor o da deviriyordu yılları bir bir..Çekingen çocuk gitmişti de sanki yerine; enerjik, atılgan, deli dolu bir yatatık çıkmıştı..O da anlam veremiyordu bu hızlı değişime..İçine attıklarının fazlasını dışına akıtmıştı büyürken..ama duygusallığından bir şey yitirmemişti..Hala doğal, hala içtendi her hareketinde..

Severken de söverken de içtendi..Ama yine de eleştirmeyi sevmezdi insanları..Hep samimi hep dostça yaklaşırdı etrafındakilere..Hele sevdi mi, yürek yangınları eşlik ederdi yağmurlarına..Ateşle ıslanmayı çok iyi bilirdi..Her ıslandığında suya hasret kalmayı..Sevenlerin yalnızlığını en çok da..Sevilenlerin vefasızlığını..

Hazana durmuş topraklar gibi beklemekle geçmişti ömrü..taze baharlara düşler kurmuştu o da herkes gibi..Geç geleceğini bilseydi baharların sever miydi böylesine derinden?..İç çeker miydi her gidenin peşinden?..

En büyük hatam sevmek olsun diyordu bazen..Ve “aşk” tek sınavım olsun sınavlardan sınav seçerken..Yürek yangınlarına düşmeden önce sık sık tekrar ettiği duaları, bedduaya dönüşse de vazgeçmemişti hakikat sevdasından..

“Aşk” onu çocukken büyütmüştü belki de..Hayranlıkla seyredişi bu yüzdendi her şeyi ..Hep susup bekleyişi..Konuşmadan da hissedişi güzellikleri..Çözmüş gibi her şeyi, gülümseyişi insanlara hep bu yüzdendi…

Büyürken küçülen, küçüldükçe dünyayı maddeden ibaret görenlerin aksine O; aşka, sevgiye o kadar çok inanmıştı ki, onlar olmadan bu yollarda yürünülemeyeceğini gayet iyi biliyordu.Tüm engellerin samimiyetle aşılacağını, önyargıların sevgiyle yıkılacağını anlamıştı artık..Bu yönden bahtiyardı işte..Sevgisine karşılık görmese de çoğu kez, şanslıydı kendince..

Yürek yangınları anlatılmaz..A’teşi aşktan elemli yürekleri kimse anlamaz..Anlasa da derman olamaz çoğu kez..Farklı bir boyutta sever a’şıklar..O da yangınından şikayet etmemeyi şiar edinmişti kendine..Herkes a’şıklara acısa da, bilmezlerdi; sevmenin değil sevgisizliğin acınacak şey olduğunu..Bilmezlerdi; kinle, hasetle örülen duvarların kimseye faydası olmadığını..

Sevmek bir iş değildi ona göre..Sevmek sanattı, sevmek hayattı..Bu yüzden herşeye rağmen kendiyle barışıktı işte..Bu yüzden haince oynanan oyunlara alışıktı..Alevler sarsa da dört yanını, sevdikleri geçit vermese de O; güzel oyunları ve oyuncuları aramaya devam edecekti..Yürek yangınları eşlik etse de bu yolculuğa, seven yürekler sevmekten asla vazgeçmeyecekti..Yangın varsa öykü de olacaktı yeryüzünde..ve Aşk varsa, “hayat” daima olacaktı bir yerlerde..Şimdilik aşkla kalın..

Yangın ile Sevda

Kategori: (öykü) Yazan: RomantiC, 04-12-2010

Çok kitaplar yazılmış sevdanın kütlesine dair. Külçeliliğine dem vurulmuş, taş gibi maden gibi ağır kılınmış etkisi. Sabitmiş de kalıcı bir saplanmaymış gibi anlatılmış şarkılarda, şiirlerde, hikâyelerde.

Oysa göçmendir, bir küçük albatrostur sevda…

Yıl 2000:

Zafer ziyaretine geldiği arkadaşının dükkânın önünde sohbet ederken, çöpü karıştıran bir kız gördü. Kız sırtını döndü, onun küçük bir kadın olduğunu gördü. Sırtına bağlı bir bebeği vardı, bebek ağlamıyordu. İkisinin de yüzü kir pas içindeydi. Etraftakiler gözlerinin aşinalığından olmalı, onlar yokmuş gibi davranıyordu. Dayanamadı Zafer; kimdir bu kız diye sordu.

Yıl 1991:

Okula başladıkları günden beri üçünün de tek hedefi vardı. Üniversiteyi başka kıtalarda okuma fikri, başlı başına kışkırtıcıydı. Kim hangi kıtada olmalı diye didişiyorlardı yine. Nedense Afrika rağbet görmüyordu. Amerika’yı isteyen bir kişi olduğundan o netleşmişti. El becerileri, iyi İngilizceleri, okuldaki başarıları onları şimdiden böbürlenecek kadar büyümüş insanlar yapmıştı. Tüm dünyaya meydan okuyacak kadar cesurdular. Ülkenin yoksul, çaresiz insanlarından olmayacaklarına dair birbirlerine verdikleri söz; tanımsız bir güçle kenetlenmelerini sağlamıştı. İmkânsızlıkların üstesinden gelmek için, var güçleriyle çalışıp; sistemin göze batan parçaları olmayı becermişlerdi. Sınıflarında ilk sıralarda yer alan üç kafadar, ne üzerine okuyacakları konusunda da hemfikirdiler. Üçü de mimar olmak istiyorlardı. Doğal afetlerle yerle bir olan şehir yeniden kurulurken, her zamanki estetik yoksunu haline tepki olarak başlayan bu istekleri, daha sonra akılcı bir tutkuya dönüvermişti.

Onlarla gururlanacak kimselerinin olmayışı, böyle bir eksikliğin farkında dahi olmamaları hayatlarının gerçeğiydi. Bir yetiştirme yurdunda büyüyen, yaşamı öğrenen bu üç kafadar; ellerinde dünya atlası kendilerince eğleniyorlardı. Adlarının asıl adları olup olmadıklarına takmışlardı bir süredir. Bu yüzden lakap taktılar birbirlerine. Zıpır, Yangın ve Kumar diye seslenir olmuşlardı birbirlerine. Tüm yurttakilerin illallah dediği şakaları yüzünden Zıpır makamına yükseldiğine sevindi biri. Her zaman birine, bir olaya, bir manzaraya âşık olması yüzünden Yangın dediler birine. Yaşamın şansa, tesadüflere bağlı ve çok kısa olduğunu savunduğundan Kumar oldu ötekinin adı.

‘havaryu’ dedi Kumar ‘fayn lan fayn’ dedi ikisi birden, gülüştüler.

Atlastan yer beğeniyorlardı, milli takımı yüzünden Berezilya olsun istiyordu Zıpır. Kumar Amerika kıtasının kuzeyini gösteriyordu parmağıyla. Başka kıta sayılır mıydı tartışması vardı aralarında, Alaska için. Gazetenin birinde gördüğü fotoğraflar yüzünden, kendine benzeyen tipteki insanların yanına yerleşmekti niyeti. Zorda olsa kabul ettirdikten sonra ikisi birden Yangına sordu.

‘Fransa’ dedi o, ‘Eyfeli görmeden bir günüm geçsin istemem, büyüdüğümde’ diye de ekledi.

Ranzanın üstünde yan yana yatan üç can, birbirlerinin omuzlarına kaynamış ellerinden geçen sevgileriyle, aynı hayale odaklanmışlardı.

Yıl 1995:

Kurban bayramında kesileceğini anlamış gibi kaçan koçların, <;beni seçme, beni seçmeeee>; bakışlarının hemen üstüne işlenmiş hareleri, alnının çatında peydahlanmış üç noktalı işaretleri, <;güzel değilim, bak tüylerim kirli>; anlamındaki duruşlarından bahsediyordu Yangın.
Zıpır ‘bizim gibiler’ deyiverdi, ‘koçlar aynı bizim gibiler’. Kimsesizler yurdundan çocuk almak için genellikle küçük yaşları tercih ediyordu aileler. İşin farkında olanlar, en cici hallerini takınıp, bekleşirlerdi o günlerde. Bizim kafadarlar ise, hiçbir dönemlerinde aile yanına gitmek istememişti. Kaçak binecekleri gemilerin hayaliyle, bugüne kadar yaşamışlardı. Makine dairesinde çalışmak zorunda kalacakları için veya açlıktan değil, havasızlıktan korktuklarından bugüne dek cesaret edemedikleri bu kaçış serüveni; yaşları ilerledikçe daha da zorlaşıyordu sanki. Oysa yaşları arttıkça bu korkunun azalması gerekmiyor muydu?

Yangının sessizliği yine birine âşık olduğu anlamına geliyordu. Bu aralar kaçıştan bahsetmiyordu, gözleri hem hiçbir yere bakmıyor gibi dalgın hem de her tarafı gözlüyor gibi titrekti. Öteki mahalledeki kız yetiştirme yurdundaki çocuklardan birine sevdalanmıştı. Yolda karşılaştığı ilk andan beri onu unutamıyordu. Tanıdık biri gibi, yıllardır ona âşıkmış gibi, eskimiş ama yıpranmamış bir şal gibi sarıyordu etrafını o kız. Kokusunu duysa şaşırmayacak, elini tutsa geçmişini de tutacaktı sanki. Arkadaşının bu suskunluğu Zıpırın hoşuna gitmediğinden, kıza Yangının ona âşık olduğu haberini uçuruvermişti. Yangın epeyce bir zaman kızın ona gülümsemesinin asıl sebebini bilmemişti.

Bir yıl sonra görüşmeye başladıklarında, sevgililiğin ne demek olduğunu bilmiyordu ikisi de. Yan yana durmak yetiyordu, sohbet etmek, olmayan geçmişe kızmak ve bu anlarda yüzlerinde benzer şekiller belirmesi, hoşlarına gidiyordu.

Yıl 1997:

Ağlamaktan şişmiş gözleriyle, yıkılmışlığının kanıtı çökmüş omuzlarının söyledikleriyle gelmişti Sevda. Ne dese konuşmadı, ne etse dindiremedi acısının yankısını. En yakın kız arkadaşından nice sonra öğrendi olanları. Yurttaki gece bekçisi zorla sahip olmuştu ona.

Kaçmaya karar verdiler. Nereye gideceklerini bilmediklerinden, yürümeye başladılar. Ayaklarında tüm yaşanmışlıkların gücü, yorulmadan, usanmadan yürüdüler. Kaç köy geçtiler bilinmez, mola verdiler. Elma bahçesinden elma topladılar, kimse görmeden domates kopardılar bir başka evin arkasından. Bir kanyonda buldular kendilerini, iki yanda yükselen dik yamaçları, dikenli çalıları, kestane ağaçlarıyla, ölmüşlerde cennete varmışlar gibiydi durumları.

Gece boyu yürüyebileceklerine karar verdiler; gökyüzünde yarım ayın ışığı, yüzlerinde hayattan alamadıklarıyla çoğalmış kinin gölgesi…
Aylarca elini bile tutmadı korkmasın diye. Saçlarını o uyurken okşadı bir kere hepsi o kadar.

İçindeki çığlık ‘böyle olmamalıydı’ demekteydi, sadece ikisinin duyduğu bir güzellikte olan melodisiyle…

Avare bir Kıpti olan kurtarıcıları ile tanışmaları umut vermişti onlara. Yangın ve Sevda civar köylere işçi olarak gidiyor, geçimlerini öyle sağlıyorlardı. Vecih ağabeyleri onlara yeni bir dünya sunmuştu. Dere kenarında kurulu derme çatma çadırlarında yeşeren sevgi ortamı ile birlikte sevişmenin ne olduğunu da öğreniyorlardı. Yaklaşık bir yıl sonra Sevda hamile kaldı. Balıkçılığı iyice ilerlettiğinden Yangının iş bulması kolay oluyordu. Birkaç kez jandarma baskını yemelerinin dışında bir sorun yaşamamışlardı.

Ta ki çocuk hastalana kadar…

Yıl 1999:

Okul yıllarında en çok bu tarihten korkuyorlardı. Bir rivayete göre dünyanın sonu gelecek, bir başkasına göre uzaylıların istilasına uğrayan dünyada, taş taş üstünde kalmayacaktı.

Ateşler içinde yanan oğullarını hastaneye getirdiklerinde, korkularının yüzlerine vurduğu gerilim herkesçe hissediliyordu. Kimlikleri yoktu, akrabaları yoktu, birbirlerinden ve Vecih’ten başka kimseleri yoktu.

Hastanenin bahçesinde beklerken erkek yurdunun çaycısını gördü, ne yazık ki tanımıştı onu. Dünyanın sonunun 1999 da olacağı doğruymuş meğer. Duydukları dünyanın sonunun geldiğini gösteriyordu. Bahçedeki yaşlı çaycı onu bir kenara çekti ve dinle beni dedi.

‘’Sevda’nın peşini bırak, siz kardeşsiniz”.

Adam bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama Yangının duyacak hali kalmamıştı. İnanmadı elbette, adam bunun üzerine onu, yurda gidip kayıt arşivlerine bakmaya çağırdı. Adam o sırada bir çocuklarının olduğundan haberdar değildi. Gittiler, önemli bir konu olduğunu anlatıp, rica ile bilgilere ulaştılar. İkisi de aynı gün yurda gelmişti. Anne ve babası akıl hastası olduklarından bir kış günü, denize girmiş ve bir daha çıkmamışlardı. Onları bulduklarında donmak üzere olduklarını anlatırken, Yangın koşmaya başladı. Sadece ‘geliyorum anne’ diyordu ve koşuyordu. Sahile kadar koştu, kimseler yetişemedi. Denize girdi ve bir daha dönmedi.

Sevda bunlardan habersiz, oğlunun düşen ateşine gülümserken öğrendi her şeyi.

O günden beri çöp topluyor yarı aklıyla, herkese gülümsüyor ve Yangını soruyor.